Trenta
İçinde yeşil olmayan ormanlardan geçtim,
bir su damlası bile olmayan sulardan,
pamuğa bile benzemeyen bulutlardan,
merkez denilen şu meydandan.
Her gün,
bıkmadan, usanmadan,
bomboş duraklardan;
defalarca görüp defalarca da tanımadığım
simâların hemen yanından.
Hem de kaldırımdaki çizgilere basmadan,
kafamı bile kaldırmadan.
Yaklaşık yüz kırk iki katrilyon saniyelik
bir gezegende,
yine yaklaşık altı yüz elli milyon saniyelik
bir yaşamdan geçtim.
RedKit “izleyip” büyüyen bir kuşaktan,
şartların sadece elli kuruş farkla sunduğu
artarak büyüyen dertlerin kampanyasından
ve onları Daltonlara benzeten bir algıdan.
Tall’dan,
grande’den,
venti’den,
trenta’dan—
arama motorlarından öğrendiğim
trenta’dan…
Ve yine bir bölüm sonunda
RedKit’in yalnız ayrılmasıyla kasabadan.
Bizim “City” dedikleri o enteresan alan;
Ali Kırca’nın pos bıyıklarının
ekrandan fırlaması da cabası…
Kendi ekseni etrafında dönen
bir adamdan,
bir kadından,
falan ile filanın mükemmel uyumundan geçtim.
“İçim içimden gelmiyor insanlar” derken,
içimin içimden,
benimse kendimden geçtiğim
bir takım zamanlardan.
Bir kış günü,
tir tir titrerken bir sokak lambasının altında,
havaya üflenen o dumanın
tam da ortasından.
Bir divit ucunu
daha sağlam tutmayı başaramadan;
kendi ayaklarımın üzerinde
ilk kez durabildiğim
o eşsiz andan.
Ağzımdan çıkarttığım
ilk laf salatasından,
sarı vitamin şurubunun
o mükemmel tadından geçtim.
Ve yemin olsun ki
her anını çok sevdim.
Seveceğim de.
Ki onlar beni sevseler de,
sevmeseler de…